Pazartesi 09 Ara 2019

Istanbul'da Yeni Yaşam Şekli ve İşe Başlama

Yazdır PDF

[1964 – 1969]

Artık İstanbul’da yaşam düzeni yeniden kurgulanacak. Fırın sokaktaki evimizin orta katında biz oturuyoruz. Her şey sil baştan başlayacak. Nigar artık çalışmayacak ; iki çocuğunu büyütecek. Ben derhal iş girişimi başlatıyorum. Hayalimdeki ve özlemim olan iş, Yıldız’daki İstanbul Teknik Okulu’nda öğretmen olabilmek. O zaman bu okul Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir Yüksek Öğretim kurumu. Dilekçemizi ve diğer evrakı okul müdürlüğüne veriyorum ve artık beklenti içindeyiz. Maddi olarak çok bir şey vermiyor başlangıçta ama geleceğe dair ümit ve kendi özel durumumdan kaynaklanan avantajlarım var. Maaş 450 TL ve bir de asistanlık tazminatı var, o da 200 TL ama elinize 180 TL geçiyor. 5 yıl böyle geçecek, sonra öğretmen olunacak ve daha sonra ne olacağını bilmiyoruz.

Öncelikle, kiracı olmadığımız için yerleşim konusunda bir sorunumuz yok. Okul evin penceresinden görülüyor ; bu demektir ki yürüyerek 10 dakikalık mesafede. Yani ulaşım sorunu olmadığı gibi bununla ilgili bir masraf da söz konusu değil. Ayrıca bu okulda kendimi geliştirmem için uygun bir ortam olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan özel dersler vermeye çalışacağım ; bunu için uygun duyurular yapıyorum. Bu konuda hayli deneyimli olduğumu söyleyebilirim. İstanbul gibi bir kentte yaşıyorsanız, bu gibi konularda sorunsuz bir iş yaşamı kolay kolay elde edilemez. İşte ben şimdi bütün bu avantajları temin etmiş olacağım.

 

1960'larda Barbaros Bulvarı ve Istanbul Teknik Okulu (Fotoğraf,  Facebook  "Eski Zamanlarda Istanbul'un En Güzel Fotoğrafları ve Resimleri" sayfasından alınmıştır)

 

Sevindirici haber Kasım ayı sonuna doğru geldi. 30 Kasım günü göreve başlamam emri bir telgraf ile M.E.B.dan bildiriliyordu. Okula gidip gerekli görüşmeleri yaparak fiilen göreve başlamış oldum. İlginç bir rastlantı, birbirimizden habersiz olarak, Yaşar Özdemir de aynı göreve başvuruda bulunmuş ve onun da bu talebi kabul edilmiş. Böylece iki sınıf arkadaşı aynı bir kurumda, kader birliği yapmaya başlıyorduk.

Sözünü ettiğim tarihte Okul Müdürü Adnan Ergeneli idi. Müdür Muavini olan Ahmet Karadeniz bizimle bir mülakat yaptı ve adeta bir sohbet havasında bizleri tanımaya çalıştı. Daha sonra nasıl bir kriter kullanıldıysa, ben Elektrik Bölümü’ne, Yaşar arkadaşım da Makine Bölümü’ne matematik asistanı olarak görevlendirildik. Ben bu görevlendirme sonunda Ahmet Karadeniz, Rüçhan Yarasa ile ; Yaşar da İhsan Koz ve Günay Gökhan ile çalışacaktık. Benim için bir başka mutluluk ise fakülteden sınıf arkadaşım Gönül (Gönen) Özdemir’in asistan olarak burada görev yapmakta olmasıydı. Bir ayrıntı olarak, Gönül arkadaşımın Yaşar’ın eşi olduğunu belirtmeliyim. O da İbrahim Sezginman ile çalışıyordu. Öteki matematikçilerin görev yerleri, diğer mühendislik bölümleri içinde. Zamanla birbirimizi tanımaya başlıyoruz. Diğer hocaların kimi İnşaat kimi de Harita-Kadastro Bölümleri içine dağılmış durumdalar. Yukarıda adlarını andıklarım dışında, M.Kemal Öztunç, Aysel Uğan, Kamran Kaymal, Mustafa Şenatalar da o tarihte görev yapmakta olan öğretmenler. Ayrıca dışarıdan derse gelen hocalar ise Raşit Mocan, Osman Sipahioğlu ve Nevzat Öcal.Okulun bir de II.Öğretimi var ; buna Akşam Okulu deniyor. Buradaki dersler ayrıca ücretlendiriliyor. İlk yıl Ahmet Karadeniz Hocamızın derslerini takip ediyorum ve sınav gibi özel bazı çalışmalarda da Rüçhan Hanıma yardımcı oluyorum. İlk iki-üç yılımız bunlara benzer çalışmalarla geçiyor ve ilk yıl sonunda adaylığımız kaldırılarak asaleten atamamız yapılıyor. Öğretmenler ve dışarıdan gelen görevliler için tahsis edilmiş odalar ya da çalışma ofisleri yok.

Ön binanın üstten bir alt katında, deniz manzaralı, boydan boya bir salon öğretmenler odası olarak tefriş edilmiş ; ders için gelenler burada toplanıyor. Bir yüksek öğretim kurumundaki bu durum biraz şaşırtıcı da olsa, faydalı bir yönü de vardı. Çünkü zaten sınırlı sayıda olan öğretim kadrosunu ancak bu ortamda tanımak fırsatınız olabilirdi. Benim için çok daha farklı ve özel bir durumu vardı. Lise son sınıfta Edebiyat dersimize gelen, çok sevip saydığım, ülkemiz şairleri arasında adı hiç tartışmasız en önde sayılanlardan biri olan Behçet Necatigil hocamla burada karşılaşıp, yıllar sonra liseli günleri anarak sohbetler ediyorduk. O tarihlerde kendisi Yüksek Öğretmen Okulu kadrolu öğretmeniydi ve bize de dışarıdan derse geliyordu. Bu durum 1969 yılına kadar devam edecektir.

Derslerin uygulamalarına giriyoruz. Hocalarımız bazı konuları anlatmamız için bize fırsat veriyor. Örneğin Karadeniz’in verdiği Trigonometri dersinin bir çok konusunu ben anlatıyorum. Bu beni daha sonra bu konuda kitap yazmaya teşvik edecektir.

Yaşar Özdemir arkadaşım henüz askerlik biterken, Cağaloğlu’nda Özdemir Dershanesi adında bir dershane kurarak işletmeye başlatmış. Benim : “Gel beraber çalışalım ! “ dediği zaman haberim oldu. Birlikte çalışmaya başladık. Ben dershanenin yönetimiyle ilgileniyorum, Yaşar ise patron. Saat 5 ten sonra, yani okuldaki mesai bittikten sonra, dershaneye gidebiliyoruz.

Saat 18-21 arasında hayli yoğun bir çalışma yapıyoruz. Ancak bunlar 2,5-3 ay gibi bir zamana yayılan işler. İyi para kazanıyorum. Yaptığım ders saatine göre ücret alıyorum ve işletmecilik için de yine belirli bir ücret alıyorum. Çok yoruluyorum ; eve adeta boş çuval gibi geliyorum.

Ancak böyle bir fırsatı da değerlendirmek gerekiyor. Bu tempoyu yılda iki kez yaşıyoruz. Ancak sonuçları itibariyle ulaştığımız hedef, bizi bir daire satın alabilme noktasına kadar getirebiliyor. Bu amaçla Emlak-Kredi bankası’nda bir Yuva Hesabı açtığımı da bu arada belirtmeliyim. Fırın Sokak’taki oturduğumuz ev ki bir eski ahşap konak ; hayli yıprandı. Giderek daha da kötü oluyor. Babam uygun bir teklif bulursa evi bir müteahhite vermek istiyor. Bu tarihlerde yani 1960 yılların başlarında İstanbul’da yap-sat modası başladı. Anadolu’nun bazı zenginleri İstanbul’a gelip bu işe girişiyorlar. Eski evleri alıp yerine, kat karşılığı, bir apartman dikiveriyorlar. Nihayet bir müteahhit ile 3 daire karşılığında anlaşma yapılıyor. 11 daireli beton bir bina yapılacak ve en üstten 3 daire babama verilecek ; 8 daire yapana kalacak. Bunun üzerine bize de evden ayrılmanın yolu göründü. Bu 1968 yılında başlayan bir süreç. Bizim ev gibi mahallemizde aynı şekilde yapılan başka binalar da var. Bir üst caddenin o tarihteki adı :

Yıldız Posta Caddesi “. Bu cadde üzerinde inşaatına başlanılan ve henüz temel hafriyatı aşamasında olan bir inşaat için Nigar müteahhit ile ilginç bir pazarlığa girişiyor. Sonuçta giriş katında 120 m2 toplam, 100 m2 kullanılabilir alana sahip bir daire için 87500 TL’ye anlaşılıyor.

O gün ki şaşkınlığımı anlatamam. Hemen hesaplar yapılmaya başlandı. Peşinat 25000 TL ve üstü taksitler halinde ödenecek. Mart ayı sonunda 25000 TL lik banka kredisi çıkmış olacak. Biraz da birikimimiz var. Sonra sıradan ödemeler. Yaşar arkadaşım beni durmadan cesaretlendiriyor, destek veriyor. Babam da bize destek olup, 10000 TL katkıda bulunuyor. Böylece biz daire sahibi oluyoruz. İnşaat bir yıldan biraz fazla sürdü. 11 Mayıs 1969 günü yeni dairemize taşınmıştık.

O yıllarda telefon için kuyruğa giriliyor. Ancak 7 ya da 8 yıl sonra sıra size gelecek. Bunu bildiğim için, 1968 yılında topraktan tapu alınca, ilk işim telefon idaresine başvurmak oldu. Nitekim telefonumuz tam 7 yıl sonra, yani 1975 yılında tahsis edilebildi.

Bir olayın bütünlüğünü bozmamak için, onun ayrıntılarını bir arada sunmaya kalkınca istemeden, aynı süreçteki diğer önemli bazı olay ve oluşumları geride bırakmış oluyoruz. Oysa aşağıda açılayacaklarımın, ailemiz için ne denli önemli olduğunu belirtmem gerekmektedir. Bu süreç sevinçlerin ve hüzünlerin iç içe yaşandığı günleri kapsamaktadır. Şimdi biraz geriye, yine 1960 lı yılların başlarına yeniden dönmemiz gerekecek...

1964 yılında Yıldız Teknik Okulu’ndaki görevimi ve Özdemir Dershanesi’ndeki özel işimi bir arada götürmeye çalışıyorum. Özel yaşamımızda güzel günlerimiz oluyor. Mevsimine göre bu konularda yani yaşama dair hazırlıklar yapmak gerekiyor. Artık gaz sobası kullanıyoruz. Gazı tedarik etmek zor. Üstelik tamamı ahşap bir evde yaşıyorsanız, yangına karşın çok dikkatli olmanız gerekiyor. Gelenlerimiz, ziyaretçilerimiz oluyor. Nurettin Cengiz Nigar’ın büyük abisi. Nigar’dan sonra o da Nezahat Cengiz ile evlendi. İstanbul’a geldiklerinde evimizde ağırladık. Yalçın’lar Çiğli’deler. Bir yıl sonra Eskişehir’e gittiler. Cem orada doğdu. Biz de onlara ziyarete gittik. Mahallede komşularımız çok yakınlar. Hele bir Saibe Teyze’miz var ; Alev’in banyolarını hep o yapıyor. 4 kız ve 1 erkekten oluşan (Leyla, Meral, Cahide, Mualla ve Muammer) çocuk kadrosu bizlerle can ciğer. Çocuk dediğim de her biri koca koca genç insanlar.

1966 yılı bizi büyük sürprizlerle karşıladı. Bu yılın güzelliği 14 Şubat 1966 günü ikinci kızım Neş’e’nin dünyaya gelmesiydi. Nasıl sevinmiştik anlatamam. Böylece üç çocuklu geniş bir aile olmuştuk. Biz de artık geniş düşünmek zorundaydık. Bu sevincimiz ne yazık ki sadece onbeş gün sürebildi. Aynı ayın son günleri ... Murat dedesinin yanında oynarken, divandan kafa üstü yere çakılmış. Gerçi yer ahşap ve her yer halı kaplı ; ama bir travma geçirdiği anlaşılıyor. Bir ara ateşi 40 lara kadar yükseliyor. Doktor getiriyoruz ; iğne yapıyor, rahatlıyor. Ama ateş düşmüyor. Leyla Özgen arabayla bizi Şişli Etfal Hastanesine götürüyor. Murat orada çocuk servisinde iki gece kaldı. Yanında annem kalıyor. Ben dışarıda, bekliyorum. Nigar’ın henüz onbeş günlük olan bebeğini bırakıp gelmesi olanaksız. Hiçbir çaba fayda etmedi ve Murat’ı 27 Şubat 1966 günü sabaha karşı kaybettik. Doktorlar menenjit olduğunu söylediler ve belki de bizi teselli ettiler. Yani “düşmeyle ilgili değil, zaten ölümcül olan hastalıkla ilgili” demeye getirdiler. 28 Şubat 1966 günü onu, Zincirlikuyu kabristanında toprağa verdik. Yaşam boyu sanki bir parçam oradaydı ve hep böyle hissettim.. Her fırsatta da ziyaretine gittik. 1966 yılı bu ikilem içinde geçildi. 1969 yılı ilk baharında da, benim tam 20 yıl içinde yaşadığım, Nigar’ın gelin geldiği bu evden ayrılıyor, kendi dairemize taşınıyorduk. Alev 7, Neşe 3 yaşındalar. Alev o yıl okula başlayacak. Onu benim ilk okulu okuyup mezunu olduğum, mahallemizdeki Yıldız İlkokulu’na veriyoruz. Öğretmeni Gülsevin Hanım. Velisi, annesi oluyor.

Hayırlısıyla, yeni bir yaşam tarzına geçiliyor. İlk kez kaloriferli bir evde yaşayacağız. 30 daireli bir apartman burası ve bir çok yeni tanıyacağımız insan olacak etrafımızda ; komşularımız. Bir de kapıcımız var : Habip Çavuş. Çavuş takısı, inşaattaki çalışma unvanından kaynaklanıyor. O yıl ülkemizde ilk kez televizyon deneme yayınları başlıyor. Hafta içi günlerde saat 17 den saat 23 e kadar siyah-beyaz yapılan yayın büyük heyecan yaratıyor. Biz de yeni evimize Grundig Marka bir televizyon alıyoruz. İ.T.Ü.si bu yayını yapıyor. Çok amatörce ama yine bir ilk olması nedeniyle ilginç bir deneyim yaşıyoruz. Çok daha önemli olanı bu sayede aya yapılan bir seyahati naklen izlemiş olmamızdı. İlk saatlerde çocuk programları vardı ve Alev ile Neşe bu programları ilgiyle izliyorlardı. O yıllarda ikimizin de çok kusurlu bir yanımız ise, çok sigara içiyor olmamızdı.

Evimizin arkası bahçeye bakıyor ve tamamen yeşillik. Kuş cıvıltıları sabah neşemiz oluyor. Kahvaltılarımızı balkonda yapıyoruz ; çok keyifli. Beşiktaş çok özel bir semt. Yokuşlarıyla ünlü bu güzide semt hem sarayları, hem parkları, hem de üniversiteleriyle de ünlü. Boğazın tam girişinde, harika bir sahili var. Beşiktaş iskelesinin olduğu bölge adeta bir merkez. Burada ünlü denizcimiz Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesi var ve biz tam da Beşiktaş’a yerleştiğimiz yıl onun heykeli yapılıyordu. Barbaros Bulvarı 1955 yılında yapıldı. Neredeyse iki yıl süreyle Beşiktaşlılar perişan oldular. O tarihte Conrad Otel’in önündeki cadde İstanbul’un en önemli ve güzel yollarından biri. Araç trafiğine uygun tek yol. Beşiktaş camileriyle de ünlü. Yıldızdaki Hamidiye Cami ve Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camileri özel yapıtlar. Sinan Paşa cami Mimar Sinan’ın yaptığı son eserlerden biri ve onun adını taşıyor. Hamidiye camii, Yıldız Sarayında yaşayan son padişahların Cuma ve Bayram namazlarını kılmaları için inşa edilmiş.

Bu caminin bahçesinde çok oyunlar oynadık. Bir de Abbasağa Parkından Köyiçi’ne doğruSelamlık Caddesinden giderken sokak arasında bir camii var ki bu, Abbasağa Camii’dir. Bu, 1665 yılında yapılmış, tarihi bir semt camisidir. Ramazan aylarında, buraya teravih namazı kılmak için birkaç kez gittiğimi anımsıyorum. Camiye giderken içinden geçtiğimiz, semtimizdeki Abbasağa Parkı da güzelliği ve büyüklüğü ile buraya bir ayrıcalık katıyordu. Ailece oruç tutardık. Ramazanlar çok renkli geçerdi. Özellikle yeme-içme üzerine neler yapılırdı neler. Komşular biraraya gelir, eğlenilir ; radyo dinlenir ; oyunlar oynanırdı. Ben ud çalardım ; şarkılar söylenirdi. Naime ablamın çok güzel ve özel bir sesi vardı. Şarkılarını zevkle dinlerdik.

Beşiktaş’ın bahçe sinemaları da çok ünlüdür. Açık havada sinema seyretmek başka bir keyf. Çocuklar küçük iken bebek arabasına yatırırdık, öyle götürürdük onları. Güzel filmler seyret-miştik. Dönüşte mutlaka yenecek bir şeyler bulunurdu ; tabii en çok da dondurma. Beşiktaş’ın iki de kapalı sineması var ; onlar yaz kış çalışıyorlar. Biri Suat, diğeri Gürel sineması. Daha sonra bunlara Yıldız Sineması katılacak. Ama şimdi artık bunların hiç biri yok.

Bütün bunlar artık mazide kaldı. Ama Beşiktaş gittikçe gelişiyor, güzelleşiyor. Yaşanacak yer burası. Babama, bize böyle bir semtte yaşamak şansı verdiği için hep teşekkür etmişimdir. O bir şekilde ailesini yüceltti, büyüttü. Hepimize ayrı ayrı sahip çıktı ; en ufak sorunumuzda hep yanımızda oldu. Hepimiz O’na şükran borçluyuz. Bizler de onun yüzünü asla kara çıkarmadık ve hepimiz, kendi ortamımızda, ailemize yakışır güzellikler yarattık. Ona ölünceye kadar sahip çıktık, torunlar verdik, sevinçler yaşattık. 8 torunu oldu Tevfik Albay’ın, az mı ? En büyükleri Itır Sayın ; onu Alev Aksoy izliyor. Cem Aksoy ve Haluk Dirim sıradakiler. Murat Aksoy ne yazık ki yaşama devam edemedi. Neşe Aksoy’u Pınar Dirim izliyor ve nihayet Esra Aksoy son torun. Annem ailemiz için özel bir insan ; hepimiz ona çok değer veriyoruz. Perihan Aksoy zor günlerin kadını ve çok insancıl. İyilikler dolu bir kalbi var. Babamın “Bayanı”. Onlar birbirlerine Bay Bayan diye hitabederlerdi ve bu bizlerin çok hoşuna giderdi. Biz de babama genelde Albayım ! diye hitabederdik. Albay çok özel bir insan ve O, savaşlar yaşamış, esaretler görmüş, ölümlerden dönmüş, yaralanmış, istiklal savaşını yaşayan bir kahraman bir gazi ... O, istiklal madalyası sahibi. Bunun öyküsünü ayrıca yazacağım.

1972 yılında hem babamlar hem de Naime ablamlar Çınarcık’ta birer yazlık dairesi sahibi oldular. Bu bizler için de bir fırsat yaratmış oldu. Yaz aylarında, izinli olduğumuz sürenin bir kısmını burada geçirebileceğiz. Babam ve annem yazın tamamını ; en az dört ayını Çınarcık’ ta geçiriyorlar. Bu yıllarca sürecek. Biz de ailece, bazı yazlar Çınarcık’ta olduk.

Bu yıllarda bir-iki kere Antakya seyahatimiz oldu. İlk gidişimizde trenle yolculuk yapmıştık. Ankara’da ablamda birkaç gün kalmış oradan yola devam etmiştik. Neşe henüz kucak çocuğu. İkinci gidişimiz arabamızla gerçekleşti. Onun hikayesi de aşağıda. Zaman zaman tatil için Ya- nık Köyüne gittiğimiz de oluyor. Köy ortamı bambaşka ve çocuklar için de hem eğitici hem sağlıklı bir ortam. Hala da kopmuş değiliz ve yıllar sonra yine bir ayağımız orada ve teyzemlerle birlikte, oradaki mal varlığımıza sahip çıkmaya çalışıyoruz.

Köy yaşamında pek çok şey yaptım. Neler mi ? Bahçe çapaladım, suladım, ağaç budadım, meyva topladım, sandıkladım, ıhlamur topladım, ipek böcekleri için dut dalı kestim, yerleştirdim, su taşıdım, odun kestim, ark yolu açtım, hayvan baktım, besledim, yumurta topladım, harmana katkıda bulundum, hayvan pisliği temizledim (bu önemli çünkü bu pislik bir yerde toplanır ve kurutulur ve sonra da gübre olarak kullanılır yani öyle sıradan bir iş değildir.), araba sürdüm, hayvan otlattım ve bunlara benzer bir çok iş yaptım. Bir diğer konu da köydeki komşu çocuklarla oyunlar oynardık ; bazen de yağlanır, yağlı güreş yapardık. Ailemizde annem tarafından adı duyulan yağlı güreşçiler vardı. Onlara pehlivan denirdi. En ünlüleri Necmi dayımızdı : Necmi Yıldız. Annemle hala-dayı çocukları olurlardı. Köy ve kasaba düğünlerin-de güreşirler, iyi para toplarlardı. Bazen köydeki eve bir iki arkadaşıyla gelip kamp yaparlardı ve antrenman olarak güreş tutarlardı. Biz de onları hayran hayran seyrederdik. Anneannem halası oluyor. Onlara yemek yetiştiremezdi. Hüseyin Dedem de güreşe meraklı ve hakemlik de yapardı. Her yıl Kırkpınar güreşlerine giderdi. Necmi Dayım da Kırkpınar’da birkaç yıl baş- altı şampiyonu olmuştu. Sonra baş pehlivan güreşlerine de girdi ama derece yapamadı. İzmit-İstanbul arasında otobüs işletmeciliği yapıyordu. Bir yaz sezonu Yalçın onun İzmit’teki yazıhanesinde çalışmıştı.