Pazartesi 09 Ara 2019

Üniversite Yılları

Yazdır PDF

ÇOK KARMAŞIK BİR YAŞAM [1955 – 1962]

Üniversite öğrenimine İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde başladım. Lisede favori dersim Matematik olduğu için tek seçeneğim Matematik Enstitüsü’nü seçmek oldu. O tarihlerde Bölüm deyimi kullanılmıyordu. Şimdiki Anabilim Dalı karşılığı ise Kürsü olarak anılıyordu. Bu tarihte zamanın en güçlü matematik akademisyenleri görev başındaydı. İlk anılması gereken ad ise Ord.Prof.Dr.Cahit ARF olmalıdır. Dünya çapında bir şöhretti. İlk dersimize (Analitik Geometri) akademik cüppesiyle gelmiş ve bizlere bir ders saati, üniversiteyi ve matematiği tanıtımla ilgili bir sohbet gerçekleştirmişti. Bu hepimizi çok etkilemişti. Farklı bir yerde olduğumuzun farkına varmıştık. Birinci yıl (ilk iki sömestre) Analitik Geometri, Analiz I ve Denel Fizik ; ikinci yarıyılda da ayrıca Diferansiyel Geometri derslerini almıştık. Bir de haftada iki akşam yabancı dil (benim için Fransızca) kuru vardı. Bütün bunlar bir haftada 15 saat kadar bir zaman alıyordu. Bir hayli boş zamanımız kalıyordu. Bu arada üniversitenin karmaşık dokusunu öğrenmeye çalışıyorduk. Örneğin Denel Fizik dersi Cumartesi günleri saat 10 da, Fen Fakültesi konferans salonunda yapılıyordu. Dersi bir Alman Profesör Dr.Kurt Zuber yürütüyor ; ders almanca anlatılıyor ve doçenti tarafından çevirisi yapılıyordu. Konferans salonu, balkonuyla birlikte sanırım 1000 kişi alacak kapasitede ve bu ders sırasında neredeyse yer bulmak bazen sorun oluyordu. Üniversitenin bu dersi alan her kesiminden, çok özel o-larak askeri tıbbiyeden bile öğrenciler bulunuyordu. O ders yılı sadece dersi izlemekle yetin-dik, çünkü bunun bir de laboratuvar aşaması vardı ki bu daha ileriki yıllara kalacaktı.

Matematik derslerimiz de ilk yıl 100 civarında öğrenciyle devam ediyor. Kendi kendime : “ matematik öğrenmeye hevesli ne çok insan varmış ! “ diyorum. İşin gerçeğini ancak bir yıl sonra öğreniyoruz. Matematik enstitüsü öğrencileri olarak bizler, meğer topu topu 15 ; 16 kişi kadarmışız. İlk iki yıldaki mecburi 5 dersten sonra, diğer yarıyıllardaki programınızı, hepsi se-çimlik dersler ile siz düzenliyorsunuz. Bu bana büyük rahatlık sağlıyor. Bu arada bir önemli değişiklik yaparak başka bir enstitüye ; Astronomi Enstitüsü’ne geçiş yapıyorum. Bu şekilde bir türlü ısınamadığım Fizik’ten kendimi koparmış oluyorum. Böylece kendimi dünya bilgilerinden alıp evren bilgilerine yönlendirmiş oluyorum. Bundan sonra bu ikinci lisans eğitiminde daha mutlu olduğumu ifade edebilirim. Burada da Ord.Prof.Dr.Nüzhet Gökdoğan gibi bir büyük akademisyenin öğrencisi olmak elbette gurur vericiydi.

Bu değişimin biricik olumsuz sonucu, ders saatlerinin belediye Konservatuarı dersleriyle çakışması ve bu iki eğitimi bir arada sürdürmenin güçlüğü olarak görülecektir. Karar vermede çok zorlandığım günler geçirdim ; hangisini seçmeliyim diye ? Sonunda bilimi seçtim ve bu kararın bir sonucu olarak üzülerek konservatuardaki eğitimime iki yıl sonra son vermek zorunda kaldım. Ama yukarıda da bazı ayrıntılarını anlattığım musiki çalışmalarım Üniversite Korosu ve Avni Atun Erkekler Fasıl Heyeti içinde, yine de profesyonel bir ortamda, devam etmekteydi.   

Üniversiteye başladığımın üçüncü yılında beklenmedik bir gelişim oldu. Enstitümüzde çok gelişmiş bir kitaplık ve iyi düzenlenmiş bir okuma salonu var. Yaklaşık 10000 civarında kitap sınıflandırılarak bu salondaki raflara yerleştirilmiş. Ayrıca peryodiklerin (süreli bilimsel dergilerin) yer aldığı ikinci bir salon daha var ve burası aynı zamanda sekreterlik bürosu olarak kullanılıyor. Bu kompleksi yöneten çok genç bir memur vardı. Sanırım bir süre sonra konuyla ilgili olarak yetersiz görülmüş olacak ki işine son verildi. O tarihte Enstitü Müdürü Prof.Dr.Nazım Terzioğlu hocam. Hocam beni arıyor... Sormuş, soruşturmuş ve kitaplara olan olan ilgimi öğrenmiş. Bu işi bana teklif etti. Şaşkınlık içindeyim. Hem hoşuma gidiyor, hem de bu işi alırsam diğer konulardaki çalışmalarımı aksatırım diye endişeliyim. En çok önemsediğim musiki ile olan çalışmalar. Henüz öğrenciyim ; beni doğrudan işe alamazlar. Ama Nazım hocamızda çareler tükenmez. Bana soruyor : “ Çok yakının, güvenebileceğimiz bir kimse, orta ya da lise muzunu ; ama çalışıyor olmasın ! Böyle bir yakının var mı ? “ diye soruyor. Hemen “ Naime Ablam var ! “ diyorum ve durumunu anlatıyorum. Bir hafta içinde Naime ablam İ.Ü. Fen Fakültesi’nde, D cetvelinden maaş alacak memur olarak atanıyor. Memur olan ablam ama çalışan benim. Bu tam 3 yıl sürdü. Her ay başı Fakülteye ablamla birlikte gidiyor, maaş kuy-ruğuna giriyor ve maaşımızı alıyorduk. Elime geçen 172.00 liraydı. Bir de tasarruf  bonusu olarak değerli kağıtlar verilirdi. O zamanlar yılda 16 ay maaş alırdık ; bu üç ayda bir çift maaş demekti. Bu benim için iyi paraydı.

Fakültede matematik öğrencileri olarak güzel bir gurup oluşturduk. Çok iyi anlaştığımız arkadaşlarımızla geziler, çaylı, müzikli toplantılar yapıyoruz. Sinemaya, tiyatroya gidiyoruz. Araya bir de Dernekçilik karışacaktı. Yaşar Özdemir arkadaşımız, Fakültenin Fen Derneği’ni seçim yoluyla ele geçirmeye çalışıyor. Derneğin yönetimine talip olacak,  ama bizleri de peşinden sürükledi. O yıl içinde yapılan genel kongrede bu gerçekleşecek ve artık bir de Fen Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapacaktık. Çok değil ama gerektiğinde bunun için de zaman ayırmam gerekecekti. Bir de Derneğin Genel Sekreteri olunca, hayli sorumluluk yüklenmiş oluyordum. Bu da ardarda iki yıl devam etti.  

Şu anda yukarıda anlattıklarımdan yola çıkarak, bir an için, nasıl yoğun bir yaşam ortamında olduğumun muhasebesini yapalım. Bunlar aynı zaman aralığında (aynı günde ; aynı haftada ;aynı ayda) gerçekleşmektedir :

- Matematik Enstitüsü öğrencisiyim,
- Astronomi Enstitüsü öğrencisiyim,
- Matematik Enstitüsü Kütüphane memuruyum,
- M.T.T.B. Fen Derneği Genel Sekreteriyim,
- Teknik Spor (Pompaspor) futbol takımı sporcusuyum,
- İstanbul Radyosu Üniversite Korosu’nda koristim,
- İstanbul Radyosu Avni Atun Fasıl Heyeti’nde hanendeyim,
- Sinemamıza, tiyatromuza ve maçlarımıza gidiyoruz,
- Kemal Abimin Deniz Kitabevi’nde yarızamanlı tezgahtarım !

Bütün bunların yanısıra, deliler gibi kitap okuyor ; büyük bir tutku ile özel musiki çalışmaları yapıyorum. Örneğin ud çalmayı hayli ilerlettim. Dünya klasiklerinin neredeyse tamamını okudum. Buna can mı dayanır ; ben dayanabilmişim ! Tabii bir öğrenci olarak da kendi derslerim ile ilgili çalışmaları da ihmal etmiyorum.

Kemal Abi, Fırın Sokaktaki evi satın aldığımız zaman kiracımız olan ailenin büyük oğlu. Yurt dışından dönüşünde, Nişantaşı’nda tam da caminin karşısında bir binanın alt katında kitap ve kırtasiye dükkanı açtı. Beni de yanına yarı zamanlı bir eleman olarak almıştı. Genelde akşam üstü saatlerde dükkana gidip saat 20 ye kadar 5-6 saat yardımcı oluyordum. Bazen de dükkanı ben açıyordum. 6-7 Eylül olayları başladığında bu dükkanda bulunuyordum ve Nişantaşı civarında olan bütün olaylara tanık olmuştuk. Büyük bir felaket yaşandı İstanbul’da o gün ve gece. Anılarımızda olanlar güzel şeyler değil ; onun için bu konuya fazla değinmeyeceğim. Bu yılların en kayda değer bir diğer konusu da, matematik bölümünden arkadaşım  Perver Nigar Cengiz ile tanışmamız ve arkadaşlığımızı ilerletmemiz olmuştu. Böylece yaşamın bir başka yönünü görmeye başlamıştım. Burada tüm duygular yoğun, delice ve sevgi doluydu. Bu da benim için, özel olarak zaman ayırmam gereken bir konu olmuştu. Benim gibi romantik, sanatkar ve şiirler yazan, duygularını çeşitli şekillerde ifade eden biri için kuşkusuz çok duygusal bir ortam oluşmuştu. Bu arkadaşlık uzun yıllar devam edecek ve sonunda mutlu sona ulaşacaktır. Ama şimdilik aceleye gerek yoktu. Nigar Antakya’ya döndü.

1958-1959 öğretim yılında ilginç bir gelişme yaşandı. Doç.Dr.Feza Gürsey yurt dışından ülkemize gelecek. Kendisi dünyaca ünlü bir Teorik Fizik’çi . Prof.Dr.Cahit Arf  da bir teorik fizikçidir ; Gürsey’i İstanbul Üniversitesi’ne kazandırmak istiyor. Fizik Enstitüsünde (Bölümünde) böyle bir kürsü yok. Sırf bu amaçla,  Fakültede bir Teorik Fizik Bölümü  kuruluyor. Prof.Dr.Cahit Arf  bu bölümün başkanlığını üstleniyor. Yanlarına Doç.Dr.Fikret Kortel’i de alıyorlar ve onlara, henüz üçüncü yılı olmasına karşın neredeyse mezun olmak üzere olan, sınıf arkadaşım Yüksel Özemre de asistan olarak katılıyordu. Bunlar tamam ama Bölümün ne memuru var ne de bu işleri yürütecek sekreteryası. Prof.Dr.Cahit Arf beni çağırıyor ve aynen şöyle diyor :

“ – Yavuz ! Evladım ! Biz Bölümü kurduk ama memurumuz yok. Oysa bir çok işlem yapmak, yazışmalar yapmak gerekecek ; artık bu işi de sen yürüteceksin !  Bölümün sekreterlik işleri sana teslim !

Görevi derhal üstlenip, gerekenleri yapmaya başladım. Sanırım bu konuda başarılı da oldum. Tek şansım, şimdilik bölümün öğrencisi olmaması. Bir yıl kadar sonra bölüme bir sekreter atandığını anımsıyorum. Dünyaca ünlü bu büyük akademisyenlerle çalışmak, hele henüz öğrenci olduğum yıllarda, benim için büyük bir gurur kaynağıydı.

Gerek Matematik gerekse Astronomi Enstitülerinde ders ve laboratuar ve de gözlem çalışmalarımız devam ediyor. Derslere giriyoruz ; sınavlar yaşıyoruz. İyi kötü bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ancak dört yıllık lisans öğrenimini, süresi içinde bitirmek olanaksız. Öylesine parçalamışım ki zamanımı, günüme geceleri de katsam, bazı şeyleri yetiştirmekte geç kalıyorum.

Böylece mezuniyet sürem iki yıl kadar uzayacaktı. Normalde 1958-1959 öğretim yılı sonunda mezun olmam gerekirken, ben, yukarıda hikaye ettiğim gibi, hala Teorik Fizik Bölümü sekreterliği göreviyle meşguldüm.

Musiki çalışmalarım bütün hızıyla devam ediyor. Ud’u artık iyi çalabiliyorum. Çok güç saz eserlerini icra edebiliyorum. Bu arada kendimce beste çalışmaları da yapmaya başladım. Bu yıllarda beni çok sevindiren, onurlandıran ve hepsinden önemlisi yaptığım işin değerini ortaya koyan bir olay gerçekleşti. Ankara radyosu, Pazar günleri saat 11.00 de amatör sanatçılara bir fırsat veriyor ve ya eserlerini seslendiriyor ya da bizzat eser icra etmelerini sağlıyor. İşte böyle bir Pazar sabahı benim bestelediğim Rast makamında, semai usulündeki şarkımı radyo sanatçısı bir bey seslendiriyor. Nasıl sevindiğimi ve mutlu olduğumu anlatamam. Şarkının güftesi (şiiri) de bana aitti.   

1960 yılı Nisan ve Mayıs ayları, inanılmaz olayların yaşandığı bir sürecin başlangıcı olarak siyasi tarihimizde yer alacaktır. 12 Nisan 1960 günü,  İstanbul Üniversitesi merkez binada başlayan öğrenci olaylarının bastırılması için polisin üniversiteye girmesiyle ve öğretim üyelerine de polis tarafından yapılan baskı ve hatta sataşmalar nedeniyle olaylar büyüyecek ve üniversite senatosu üniversiteyi tatil edecekti. O gün öğlene doğru bütün birimler boşaltılmış, olaylar Beyazıt Meydanı’na taşmıştı. Bu olaylarda bir öğrenci ölmüş, biri de yaralanmıştı. Menderes Hükümetine karşı başlayan olaylar günden güne artarak ülkeye yayılacak ve son olarak 27 Mayıs 1960 günü Or.Gen.Cemal Gürsel’in başını çektiği tamamı askerlerden oluşan bir komite yönetime el koyacaktı. Bunun sonucu olarak tüm ülkede sıkıyönetim ilan edilecekti. On yıl süren DP iktidarı,  Yassı Ada’da kurulan mahkemeler yoluyla yargılanacaktır. Bu mahkemelerin üçüne, değişik zamanlarda, izleyici olarak katıldım.

Bir süre askeri yönetimden sonra yeni bir anayasa yapıldı ve seçimler ve de arkasından parlemento yeniden açıldı ; demokratik düzen yeniden kuruldu. Türkiye’de, yeni anayasanın verdiği olanaklarla çok güzel şeyler yapılmaya ; yaşanmaya başlandı. CHP yeniden iktidar olmuş ve İsmet İnönü Başbakandı. O on yılda iyi anılacak çok şeyler yapıldı. Ama 1968 yılında Avrupa’da bir takım öğrenci ve halk ayaklanmaları hareketleri kısa süre sonra ülkemize de sıçrayacak ve Türkiye kendi içinde bir kaos ortamına sürüklenecektir. 1970 li yılların başından itibaren adeta küçük çapta bir iç savaş yaşanıyordu. Bu karanlık ve üzülesi günlere daha sonra dönmek üzere, şimdilik, yeniden 1960 ın ilk yıllarına geri gidelim. Çünkü bu yıllar, benim yaşantımda çok önemli bir dönüm noktasıydı. Bakın neler yaşandı.

1960 yılı sonunda,  Nigar Cengiz ile evlenmeye karar verdik. Bunu ailelerimize de açıkladık. Nigar o tarihte Antakya’da ailesiyle birlikte yaşıyor ve İş Bankası’nda çalışıyor. Bu ilginç öykünün ayrıntılarını geride bırakarak, nihayet nikah için annemle Antakya’ya gidiyorum. Bizi karşılayıp, ağırladılar. 15 Mart 1961 günü Antakya Belediyesi Nikah Salonu’nda nikahımız kıyıldı ve evlendik. Üç gün, sonra Nigar da yanımızda İstanbul’a döndük.

12 Nisan 1961 günü Harbiye Ordu Evi Düğün Salonu’nda düğünümüz oldu. İnanılmaz bir kalabalık vardı. Çok geniş bir aileyiz ; köklü bir aileyiz ; sevilen, sayılan bir aileyiz ; geniş çevrelerimiz var ve davetlilerimiz bu şekilde oluşuyor. O günler henüz sıkıyönetim uygulandığı zamanlar. Bu nedenle 24 de düğünün bitmesi gerekiyordu ve ister istemez buna da uyuldu.

Artık evli bir insandım. Yaşamımın en önemli değişim yılıydı. Bu sürede, daha önce sözünü ettiğim bütün etkinlikler aynen devam ediyordu ; tabii öğrenciliğim de ... Nigar için nakil işlemi yapıldı. Artık O işine, İş Bankası’nın Sirkeci’deki bir şubesinde devam edecekti.

Üniversiteden mezun olabilmemiz için, yazılıp da başarılı olduğumuz derslerin kredileri toplamının 100 olması gerekiyor. Ben kredi toplamımı 99 a kadar getirmiş ; bekletiyorum. Bir dersin sınavını daha başarırsam mezun olacağım. Bu amaçla matematikten bir ; astronomiden de bir ders, sınava girecek şekilde hazır durumda. Bunlardan birini başarırsam, mezun olacağım. Böylece öğrenciliğimi ve bu arada memuriyetimi devam ettirebiliyorum. 1960 da, askeri yönetimin  kararına göre, son sınıfta olup da başarılı kabul edilen öğrenciler, resmen memur olarak atanabiliyor. Ben de bu durumdan yararlanarak, 1 Mart 1961 gününden itibaren, Naime ablamın görevden ayrılmasıyla, onun boşalttığı kadroya atanarak, artık kendi adıma çalışıyorum. Bu da 1,5 yıl sürecektir.

Kardeşlerim Yalçın Aksoy ve Yılmaz Kaya’nın durumu da şöyle. Yalçın liseden sonra askere gitti. 1957 de lise mezunları yedek subay olabiliyorlardı. Ankara’da Yedek Subay Okulu’ndan mezun olduğu sırada hava kuvvetlerinin ilk kez yedek subay aradığını öğrenerek, bunu değerlendirecek ve sonuçta her şey olumlu geliştiğinden 8 yıl, sözleşmeli olarak sürecek bir sınıfta askerlik yapmaya başlayacaktır. Artık o silahlı kuvvetlerin bir mensubu ve hava kuvvetlerinin bir subayıdır. İzmir Gaziemir’de ilk eğitim aşamasını tamamladıktan sonra Eskişehir’e gelir. İlginç bir rastlantı ve kendiliğinden gelişmeler, onun da 1961 yılı yaz ortasında evlenmesiyle sonuçlanır. Reyhan Çeliktaban ile Yalçın Aksoy’un nikah ve düğünü, bizimki gibi, Harbiye Odu Evi’nde gerçekleşecektir. Yılmaz Kaya liseyi bitirdiği yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne yazılmıştır. Üniversiteye yakınlığı nedeniyle, o civardaki bir öğrenci yurduna taşınmış ve bir de iş bulmuştur. Kendisiyle yaşam boyu ilişkimiz kopmadan devam etmiştir. Üniversite mezuniyeti sonrası Avukat olmayı yeğlemiştir. Bu işini hala sürdürmektedir.

1962 yılı yaşamımda çok önemli gelişmelerin ve değişimlerin yaşandığı özel bir yıl olarak görülmektedir. Aşağıda bazı ayrıntıları bulacağınız bu değişim süreçlerinin her biri, geleceğimizi şekillendirecektir. Ayrıca, yukarıda sıraladığım yoğun ve karmaşık yaşam biçiminin sona ermesi demek olacaktır. Nelerin değiştiğine şöylece değineceğim :

- Üniversiteden mezun olmaya karar verdim ve beklettiğim iki dersten ilk sınava girdiğimi başararak, İ.Ü.Fen Fakültesi (Matematik-Astronomi) mezunu olmuştum.
- İlk çocuğumuz, Alev Aksoy  7 Ağustos 1962 günü dünyaya geldi.
- Küçük ablam Naime Aksoy, tam da Alev’in doğduğu günlerde Beden Eğitimi Öğretmeni Hüseyin Dirim ile evlendi. Tekirdağ’a gelin gitti. 
- Mezuniyetimin bir sonucu olarak, Fen Fakültesi’ndeki (matematik bölümündeki) sekreterlik işimden istifa ederek, 30 Eylül 1962 günü itibariyle ayrıldım.
- Diğer bir gelişme ise , o yıl askerlik tecil işlemini yaptırmayarak, askere celbimi istedim ve 1 Ekim 1962 günü itibariyle, yedek subay adayı olarak Tuzla’daki Piyade Okulu’nun öğrencisi oldum. 6 ayım burada geçecektir.
- Artık futbol oynamak olanaksız ; Pompaspor’lu günler sona erdi.
- 1960 yılında İstanbul Radyosu’ndaki müzik mesaileri sona ermişti. Askeri yönetim amatör toplulukların faaliyetlerine son vermişti. Ancak musiki çalışmalarıma özel olarak devam ediyorum. Hatta Piyade Okulu’nda bile, bir koro kurduk, konser verdik.
-  Askerde de hemen kendime bir idari görev buldum ; daha doğrusu bu göreve seçildim. 2. Bölük Baş Çavuşu olmuştum. Bir mutlu rastlantı ; Yaşar Özdemir de benimle aynı bölükte ; birlikte askerlik yapacağız. Evci olduk ve hafta sonlarını evimizde geçirebiliyoruz.

 


Artistik bir poz...

 

Cahit Arf ile birlikte.

Düğünümüzde ilk dans...

Yalçın-Reyhan Aksoy

Yılmaz Kaya

Alev